Eski Türk inancında en kutsal sayılan yer, Göktürklerin ve sonraki bozkır devletlerinin merkezi olan ormanlık dağlık bölgedir. Orhun Yazıtları'nda kağanın oturması gereken yer olarak anılır; orada oturulduğu sürece ilin ayakta kalacağı söylenir.
Bir tanrı ya da varlık değil, bir yerdir. Buna karşılık Türk mitolojisinde kutsallık taşıyan az sayıdaki mekândan biridir ve yönetimle doğrudan bağlantılıdır. Yer Su denilen kutsal topraklar ve sular topluluğunun en yüksek sayılan parçasıdır.
Yazıtlardaki adı Ötüken yış biçimindedir; buradaki ikinci sözcük ormanla kaplı dağ demektir. Yani söz konusu olan çıplak bir doruk değil, ağaçlı bir dağ bölgesidir. Bugün Moğolistan'ın orta kesimindeki dağ silsilesiyle, Orhun ırmağının çevresiyle özdeşleştirilir.
Yazıtlardaki Öğüt
Yazıtlar bir devlet belgesi gibi okunur ve Ötüken orada bir yer adından çok bir öğüdün konusudur. Kağan halkına, güneydeki zengin ülkeye kanıp yerini terk etmemesini söyler; ipek, altın ve tatlı sözle kandırılıp uzaklara gidenlerin yok olduğunu, orada kalanların ise ayakta durduğunu anlatır.
Bu öğüt bir yer sevgisinden değil, bir siyasi görüşten gelir. Bozkır düzeninde uzaklara dağılmak, boyların birbirinden kopması ve yönetimin çözülmesi demektir. Ötüken'de oturmak, bir arada durmanın adıdır.
Aynı düşünce yerin kutsallığıyla birleşir: orayı bırakmak yalnız bir yeri değil, göğün verdiği onayı da bırakmaktır. Kağanın yönetme yetkisi olan kut verilebilir olduğu gibi geri de alınabilir; yerini terk eden kağanın kutunu yitirmesi bu anlayışın sonucudur.
Kutsallığı
Bölge yalnız yönetim merkezi değil, tören yeridir. Türk inancında göğe açık havada ve yüksek yerlerde yönelinir; kurban dağ başında kesilir. Ötüken bu iki gerekliliği birden karşılar: hem yüksektir hem ormandır.
Ormanın kendisi de kutsal sayılır. Kutsal koruluklarda avlanmak ve ağaç kesmek yasaktır; her dağın, her pınarın ve her ormanın kendi iyesi bulunur. Yerle göğü birleştiren kutsal ağaç Ulukayın inancı da aynı çevrededir — ağaçlı dağın kutsallığı, tek bir ağacın kutsallığıyla aynı düşünceden gelir.
Bölgede yalnız Göktürkler oturmamıştır. Onlardan önce ve sonra gelen bozkır devletleri de merkezlerini buraya kurmuş, Uygurlar burada bir başkent inşa etmiştir. Aynı yerin yüzyıllar boyunca art arda gelen devletlerce seçilmesi, kutsallığının tek bir halka ait olmadığını gösterir.
Adı ve Etügen ile İlişkisi
Adın kökeni tartışmalıdır. Kimi araştırmacılar onu dua etmek, yalvarmak anlamındaki eski bir köke bağlar; bu okumada ad, doğrudan yakarılan yer demek olur.
Ad, toprağın ve bereketin yeryüzü tanrıçası Etügen'in adıyla ses bakımından yakındır. İki adın aynı kökten gelip gelmediği kesin değildir: kimi araştırmacılar yer tanrıçasının adının kutsal yere verildiğini savunur, kimileri ikisini ayrı sözcükler sayar. Bu maddede de ikisi ayrı tutulmuş, yalnızca yakınlıkları belirtilmiştir.
Yine de ikisi arasında bir anlam bağı kurmak zor değildir. Tengri gök ata, Etügen yer anadır; Ötüken ise bu ikisinin buluştuğu, göğe en yakın toprak parçasıdır. Kağanın orada oturması, yerle göğün kesiştiği noktada durması anlamına gelir.
Adın Sonraki Yolculuğu
Göktürk devleti dağıldıktan sonra bölge Türk yurdu olmaktan çıkmış, ama ad unutulmamıştır. Sonraki yüzyıllarda kaybedilmiş bir merkezin, dönülmesi gereken bir yurdun adı olarak anılmayı sürdürmüş; bugün de yer, kurum ve kişi adı olarak kullanılır. Yazıtlardaki öğüdün bu kadar uzun süre hatırlanması, adın bir coğrafyadan çok bir düşünceyi taşımasındandır.
Başka Mitolojilerdeki Karşılıkları
Yönetimin belirli bir yere bağlanması ve o yerden kopulduğunda düzenin bozulacağına inanılması Sümer'de de görülür. Orada merkez surlarla çevrili bir kenttir: İnanna'nın kenti Uruk, hem tapınağın hem hükümdarlığın yeridir ve kral yetkisini kentin tanrıçasından alır. Ötüken'de ise ne sur ne tapınak vardır; kutsal olan yapı değil, ormanın ve dağın kendisidir.
Yunan mitolojisinde tanrılar Olimpos'un doruğunda toplanır, ama orası insanların değil tanrıların yeridir; hükümdarlar oraya çıkmaz. Mısır'da ise firavunun tahtı, yeryüzü tanrısı Geb'in adıyla anılır ve meşru mirasçıya Geb'in varisi denir. Üç anlatı da aynı düşüncenin ayrı biçimleridir: yönetme hakkı havada durmaz, bir yere bağlanır.