Cesareti ve gözü pekliğiyle tanınan bir karakterdir. Onun hikayesi, insanoğlunun hayat, ölüm ve adaletle olan ilişkisini işler. Dede Korkut anlatılarında Duha Koca'nın oğlu olarak geçer; adının geçtiği bölüm kitabın beşinci boyudur. Adındaki deli, akıl eksikliğini değil gözünü budaktan sakınmamayı anlatır.
Anlatının yazıya geçmiş halinde canı almakla görevli varlığın adı Azrail'dir; Türk inanç dünyasındaki karşılığı ise ruhları toplayıp öteki dünyaya götüren Aldacı'dır. Bölümün, eski inançla yeni inancın yan yana durduğu bir dönemin izini taşıdığı kabul edilir: ölümle pazarlık eden yiğit eski anlatıdan, tek Tanrı'ya yakarış yeni inançtan gelir.
Deli Dumrul'un Hikayesi
Deli Dumrul, yiğitliğiyle ünlü bir Türk beyidir. Ancak kibirli ve kendini beğenmiş bir kişiliğe sahiptir. Kupkuru bir derenin üzerine köprü yaptırır; köprüden geçenden otuz üç akçe, geçmeyenden döverek kırk akçe alır. Amacı para değil, kendisinden yiğit birinin çıkıp çıkmadığını görmektir. Suyu olmayan bir derenin üstüne kurulan köprü, onun gücünü gösterme biçiminin ne kadar boş olduğunu daha baştan sezdirir.
Bir gün köprünün yanına konan obada bir yiğit hastalanıp ölür ve ağıtlar yükselir. Dumrul yiğidi kimin öldürdüğünü sorar, canını Aldacı'nın aldığını öğrenir. Buna öfkelenir: Bu can alan kimdir ki benim iznim olmadan can alır? diyerek Tanrı'ya seslenir, canları alanı karşısına çıkarmasını ve onunla savaşmayı ister.
Bu küstahlık üzerine Tanrı, Aldacı'ya Dumrul'un canını almasını buyurur. Aldacı ansızın karşısında beliriverir. Dumrul kılıcını çekip üzerine yürür, fakat Aldacı bir kuş biçimine girip uçar. Dumrul atına atlayıp peşine düşer, ancak yetişemez ve geri döner.
Dönüş yolunda Aldacı bu kez atının gözüne görünür. Ürken at Dumrul'u yere çalar, Aldacı göğsüne oturup canını almaya davranır. O anda Dumrul'un bütün kibri dağılır; yalvarır, hatasını anladığını söyler ve Tanrı'ya sığınır. Tanrı, samimi pişmanlığını görüp ona bir yol açar: kendi canı yerine başka bir can bulursa yaşayacaktır.
Dumrul önce babasına gider ve canını ister. Babası, canın tatlı olduğunu söyleyerek vermez; oğluna mal mülk vermeye razıdır, can vermeye değil. Ardından anasına gider; o da razı olmaz. Umudu tükenen Dumrul, ölmeden önce eşiyle vedalaşmak ve vasiyetini bildirmek için evine döner; çocuklarını emanet edecek, eşine yeniden evlenmesini söyleyecektir.
Durumu öğrenen eşi hiç düşünmeden kendi canını verir: Dumrul olmadan yaşamaktansa onun yerine ölmeyi seçer. Bu fedakârlık karşısında Tanrı ikisini birden bağışlar. Canını esirgeyen ana ile babanın canını alır, Deli Dumrul ile eşine ise yüz kırk yıl ömür verir.
Anlamı
Anlatı, ölümün gücüne meydan okumanın beyhudeliğini ve gerçek yiğitliğin kaba kuvvette değil sevgide ve fedakârlıkta olduğunu anlatır. Ana babanın canını vermemesine karşılık eşin tereddütsüz razı olması, bölümün asıl vurgusudur.
Dikkat çekici bir yan da cezanın ve ödülün yer değiştirmesidir: canını esirgeyen ana baba ölür, canını veren eş yaşar. Böylece can, saklandığında yitirilen, verildiğinde kalan bir şey olarak anlatılır. Kahramanın ölümü yenmesi de kendi gücüyle değil, başkasının sevgisiyle gerçekleşir.
Başka Mitolojilerdeki Karşılığı
Ölümden kaçmak için başka bir can bulma koşulu, Yunan mitolojisinde neredeyse aynı biçimde anlatılır: ölüm vakti gelen kral Admetos'a, yerine ölecek birini bulursa yaşayabileceği bildirilir; yaşlı ana babası razı olmaz, karısı Alkestis kendi canını verir. Orada da kadını geri getiren, ölümle güreşen Herakles olur; Türk anlatısında ise bağışlayan doğrudan Tanrı'dır.
Ölümü yenme çabası başka mitolojilerin de en eski konusudur. Sümer'de arkadaşının ölümüyle sarsılan Gılgamış, ölümsüzlüğü aramak için dünyanın ucuna gider ve eli boş döner. Japon mitolojisinde ölümün dünyaya girişi bir sayıya bağlanır: İzanami her gün bin can alacağına, İzanagi her gün bin beş yüz can doğuracağına yemin eder. Nors mitolojisinde ise tanrılar bile kendi sonlarını bilir ve değiştiremez. Deli Dumrul'u bunlardan ayıran, ölümü yenmesi değil, ölümün karşısında kibrini bırakmasıdır.