Uruk kentinin krallarından biri ve Sümer anlatısının en eski kahramanlarındandır. Gılgamış'ın babası, tanrıça Ninsun'un eşi sayılır. Ölümünden sonra tanrılar arasına katılmış, adı tanrı adı gibi yazılmış ve adına sunu sunulmuştur.
Kendi adına bağlanan iki uzun Sümerce şiir vardır. Bunlar bin dizeye yakın bir bütün oluşturur ve Sümer edebiyatının en işlenmiş metinleri arasında sayılır. İ.Ö. yirmi birinci yüzyılda yazıldıkları düşünülür; elde bulunan kopyaların çoğu sonraki yüzyıllardan kalmadır.
Bu şiirlerde kral değil, bir askerdir. Ordunun en genç adamlarından biri olarak yola çıkar, yolda hastalanıp geride bırakılır ve tek başına sağ kalır. Anlatının kahramanı yaptığı savaşla değil, dayanmasıyla ve yerinde davranmasıyla öne çıkar; Sümer'de kahramanlığın her zaman güçle ölçülmediğini gösteren metinlerdir.
Dağdaki Mağara
Birinci şiir, Uruk kralı Enmerkar'ın uzaktaki Aratta ülkesine yaptığı sefer sırasında geçer. Ordu doğudaki dağları aşarken Lugalbanda ağır hastalanır ve yürüyemez hale gelir.
Yol arkadaşları onu bir mağaraya bırakır. Yanına yiyecek, su ve yağ koyar, üzerini örter ve dönüşte cesedini alıp götürmek üzere sözleşirler. Bırakılışında bir kötülük yoktur; ordu duramaz, hasta da taşınamaz. Metnin bu bölümü, ölmek üzere bırakılan bir adamın yalnızlığını uzun uzun anlatır.
Mağarada tanrılara yakarır: güneş tanrısı Utu'ya, İnanna'ya ve ay tanrısı Nanna'ya. Üçü de yakarışına karşılık verir ve iyileşir.
Ayağa kalktığında dağlarda tek başına kalmıştır. Yabanıl hayvanları yakalar, ateş yakmayı becerir ve bir düşte kendisine bildirilen biçimde tanrılara kurban sunar. Bu bölüm, bir insanın uygarlıktan koparıldığında ne yapabileceğinin anlatımıdır: yiyeceğini bulur, ateşini yakar, sunusunu sunar. Sümer düşüncesinde uygarlık kentte kalan bir şey değil, insanın yanında taşıdığı bir düzendir.
Kuşun Yuvası
İkinci şiirde dağlarda dolaşırken aslan başlı dev kartal İmdugud'un yuvasını bulur. Kuş avdadır, yuvada yalnızca yavrusu vardır.
Yavruya zarar vermek yerine onu ağırlar: önüne yiyecek koyar, gözüne sürme çeker, boynuna süsler takar ve başına bir taç yerleştirir. Sonra saklanıp bekler.
Dönen kuş, önce yavrusunu göremeyince telaşlanır; bakıp beslenmiş ve süslenmiş olduğunu görünce sevinir ve bunu kimin yaptığını öğrenmek için seslenir. Ortaya çıkan gence dilediği armağanı vereceğini söyler.
İstediği şey, anlatının en çok anılan yeridir. Silah, zenginlik ya da uzun ömür istemez; hiç yorulmadan koşabilmeyi ister. Kuş bu armağanı verir ve kimseye söylememesini tembihler. Seçtiği şeyin bir güç değil bir yetenek olması, kahramanlığının niteliğini belirler: eline geçen, başkasını yenmeye değil kendi yoluna gitmeye yarayan bir şeydir.
Aratta'ya Dönüş
Aldığı hızla dağları aşıp ordusuna yetişir. Yol arkadaşları onu sağ görünce şaşırır, nasıl kurtulduğunu sorar; aldığı armağandan söz etmez.
Ordunun durumu iyi değildir. Aratta kuşatması uzamış, sefer tıkanmıştır. Enmerkar kentine haber ulaştıracak birini arar; kimse bu yolu göze alamazken Lugalbanda gönüllü olur ve yedi dağ sırasını bir günde aşarak Uruk'a varır.
Orada İnanna'ya danışır. Tanrıçanın verdiği öğüt, ırmaktaki bir balığa ve bir ağaca ilişkin ayrıntılı bir tariftir; metnin bu bölümü eksik ve kapalı olduğu için ne anlatıldığı tam olarak çözülememiştir. Anlaşılan, kuşatmanın silahla değil tanrıçanın gösterdiği bir işle çözüleceğidir.
Aratta, Sümer anlatılarında dağların ardındaki uzak ve zengin ülkedir; lacivert taş, altın ve gümüş oradan gelir. Ona karşı yapılan seferler dizisi, ovada kurulmuş ve taşı madeni olmayan bir ülkenin dağlarla kurduğu ilişkinin anlatıya dönüşmüş halidir.
Kral Listelerinde
Sümer kral listesi onu Uruk'un ilk hanedanında, Enmerkar'dan sonra gelen kral olarak kaydeder ve bin iki yüz yıl hüküm sürdüğünü yazar. Listede ona verilen sıfat çoban'dır.
Çobanlık Sümer'de yalnız bir iş değil, bir yönetme benzetmesidir; kral, halkını otlatan ve koruyan kişi sayılır. Aynı sıfat oğluna da yakıştırılır.
Listedeki bu yer ile şiirlerdeki yer birbirini tutmaz. Şiirlerde kral değil, bir kralın ordusundaki gençlerden biridir ve tahta geçtiğine dair hiçbir işaret yoktur. İki ayrı geleneğin aynı ada bağlanmış olması, Sümer anlatısında sık görülen bir durumdur.
Ailesi ve Tanrılaşması
Eşi, yaban ineği tanrıçası Ninsun'dur; oğulları Gılgamış'tır. Oğlunun üçte iki tanrı sayılmasının dayanağı bu evliliktir: anası tanrıça, babası tanrılaşmış bir kraldır.
Gılgamış destanında adı sık geçer; oğlu ona kişisel tanrısı gibi seslenir, yola çıkmadan önce ona sunu sunar. Sümer kral listesinde ise Gılgamış'ın babası olarak Lugalbanda değil, bir gece ruhu gösterilir; iki kayıt burada da ayrılır.
Ölümünden sonra tanrılar arasına alınması, Sümer'de bir insanın erişebileceği en son basamaktır. Oğlunun bütün destanı boyunca aradığı ve bulamadığı şeyi babası elde etmiştir; ama onun ölümsüzlüğü de yaşamayı sürdürmek değil, ölülerin arasından çıkıp tapınılan bir ad olmaktır.
Başka Mitolojilerdeki Karşılıkları
Sefere çıkan ordunun hasta bir yoldaşını yolda bırakması Yunan anlatısında da vardır: yarası yüzünden bir adaya bırakılan Filoktetes, yıllar sonra savaşın kazanılması için geri çağrılır. İki anlatı da geride bırakılanın sonradan belirleyici olmasıyla kurulur. Aradaki fark tavırdadır — Filoktetes kendisini bırakanlara küser ve zor ikna edilir, Lugalbanda ise hiç hesap sormaz, hatta aldığı armağanı bile söylemez.
Bir hayvanın yavrusuna gösterilen özenin karşılıksız kalmaması, Japon anlatılarının en yerleşik kalıplarından biridir; kurtarılan ya da beslenen Kitsune iyiliği er geç öder. Sümer anlatısında bu alışveriş bir kez ve büyük ölçekte olur: verilen bir öğün yiyecek, alınan bir ömür boyu sürecek bir yetenektir.
Ölen kralın tanrı sayılması Türk mitolojisinde görülmez. Kağan yönetme hakkını gökten aldığı kut ile taşır, ama bu onu tanrı yapmaz; kut verilir ve geri alınabilir, kişiye kalmaz. Sümer'de ise kral öldükten sonra tanrı listesine girer ve adına sunu sunulur. Aradaki fark, iki toplumun egemenliği nereye yerleştirdiğini gösterir: biri gökten ödünç alınan bir yetki, öbürü ölümle kazanılan bir mertebe.