Siduri, Gılgamış destanının son bölümlerinde, dünyanın ucunda denizin kıyısında meyhane işleten kadındır. Çivi yazılı metinde adının önüne tanrı işareti konur, bu yüzden sıradan bir hancı değil tanrısal bir varlık sayılır. Buna karşılık ne bir tapınağı ne de kendine bağlı bir tapımı bilinir. Anlatıdaki ağırlığı, ölümün kaçınılmazlığını krala söyleyen ilk ağız olmasından gelir.
Enkidu'nun ölümünden sonra ölümsüzlüğün ardına düşen Gılgamış, güneşin girip çıktığı ikiz dağı ve ardındaki karanlık yolu aştığında onun kapısına varır. Siduri aradığı şeyin bulunamayacağını söyler, sonra da yolun devamını tarif eder. Böylece hem yolculuğu durdurmaya çalışan hem de sürmesini sağlayan kişi olur.
Adı ve Unvanı
Metinde ona verilen unvan sabitudur, yani bira yapıp satan meyhaneci kadın. Mezopotamya'da bu iş kadınların elindedir ve kent yaşamının sıradan bir parçasıdır. Destan, dünyanın bittiği yere böyle gündelik bir meslek yerleştirir. Ölümsüzlüğü arayan kralın karşısına çıkan, bir bilici ya da tapınak görevlisi değil, içki satan bir kadındır.
Adın nereden geldiği tartışmalıdır. Bir görüş onu Akadça o benim korunağımdır anlamına gelen bir kişi adına bağlar. Başka bir görüş, komşu Hurri dilinde genç kadın demek olan bir sözden türediğini ileri sürer. Hattuşa'da bulunan Hurrice ve Hititçe çevirilerde meyhaneci kadın başka bir adla anılır, şiduri ise ona verilen sıfattır. Bu yüzden sıfatın sonradan ad diye anlaşılmış olması olasıdır.
Aynı söz birkaç tanrıçaya sıfat olarak verilir. İnanna'nın geç dönemdeki adlarından biri de budur. Bundan yola çıkıp meyhaneciyi doğrudan İnanna sayan eski okuma bugün yanlış kabul edilir, çünkü sıfat tanrıçaya destandan çok sonra yakıştırılmıştır. Bir büyü derlemesinde adın bilgelik tanrıçası olarak geçmesi ise destanla bağlantılı görülür.
Denizin Kıyısındaki Meyhane
Yaşadığı yer denizin kenarındadır, ötesinde geçilmesi güç sular vardır. Metin onu kapları ve altından yapılmış mayalama tekneleri arasında gösterir. Yüzü örtülüdür, ki bu bir meyhaneci için beklenen bir şey değildir. Örtü ona anlatı boyunca sürecek bir kapalılık kazandırır.
Karşısındaki adamı gördüğünde ondan korkar. Gılgamış uzun yoldan post giymiş, yüzü çökmüş, saçı keçeleşmiş halde gelir. Kadın onu yırtıcı avlayan tehlikeli biri sanır, kapısını sürgüler ve dama çıkar. Kral kapıyı kıracağını söyleyince aşağı iner ve kim olduğunu sorar.
Aralarındaki konuşma bir sorguyla başlar. Kadın, öldürdüğü yaratıkların adını sayan bu kişinin yanaklarının neden çöktüğünü, yüzünün neden yanık olduğunu sorar. Aldığı karşılık ölümdür. Kral, yanı başındaki yoldaşının toprak olduğunu, kendisinin de bir gün öyle olacağını anlatır ve bu yüzden bozkırda dolaştığını söyler.
Öğüdü
Destanın eski Babil dönemine ait sürümünde kadın, kralın derdine karşılık uzun bir öğüt verir. Aradığı yaşamı bulamayacağını, çünkü tanrılar insanı yarattıklarında ölümü insana ayırıp yaşamı kendi ellerinde tuttuklarını söyler. Ardından ne yapması gerektiğini sıralar. Karnını doyursun, gecesini gündüzünü şen geçirsin, çalgı ve oyunla dolsun. Temiz giysi giysin, yıkansın, elini tutan çocuğa baksın, eşi kollarında sevinsin. İnsana düşen pay budur.
Bu satırlar dünya yazınında bilinen en eski günü yaşa öğüdü sayılır. Yorumu üzerinde görüş birliği yoktur. Kimi çalışmalar bunu hazza çağıran bir öğüt diye okur. Kimi çalışmalar ise insanın kendine ayrılmış payla yetinmesinin söylendiğini ileri sürer. Bir başka okumaya göre kadının asıl istediği kralın yasını bırakmasıdır, saydığı işler yas sırasında yapılmayan işlerdir ve hepsi onu kentin düzenine geri çağırır.
Yolu Göstermesi
Destanın sonraki dönemde derlenen bütünlüklü sürümünde bu öğüt yer almaz. Onun yerine kadın önündeki yolu anlatır. Denizi bugüne dek kimsenin geçmediğini, geçenin yalnız güneş tanrısı Utu olduğunu söyler. Yolun ortasında ölüm suları vardır ve o sulara değen kurtulamaz.
Yine de bir çıkış gösterir. Ormanda kayıkçı Urşanabi'nin bulunduğunu, yanında teknenin geçişini sağlayan taş adamların olduğunu söyler. Kral onunla konuşabilirse karşıya geçebilir, geçemezse geri dönmelidir. Tarif ettiği kişi, tufandan sağ kalıp ölümsüz kılınan Ziusudra'nın kayıkçısıdır. Böylece anlatının son durağına giden yol bu meyhanede açılır.
İki sürüm arasındaki fark, kadının işlevini de değiştirir. Eski sürümde vazgeçmeyi öğütleyen bir ses, sonrakinde yol gösteren bir eşiktir. Bu değişikliğin destanı derleyen elin katkısı olduğu düşünülür.
Anlatıdaki Yeri
Sümerce yazılmış eski Gılgamış şiirlerinde bu kadın yoktur. Denizin kıyısındaki meyhane sahnesi, destanın Akadça derlenmiş sürümleriyle birlikte ortaya çıkar. En eski yazmalarda ise kadının adı bile geçmez, yalnız unvanıyla anılır. Ad, sonraki sürümde tek bir satırda görünür. Dolayısıyla bu kişi anlatının en eski katmanına değil, ona ölüm üzerine düşünme yükünü veren katmana aittir.
Yunan anlatısındaki Kirke ile karşılaştırılır. İkisi de dünyanın ucunda tek başına yaşar, yolunu şaşırmış bir yolcuyu evine alır, ona yiyecek içecek sunar ve ölümün eşiğinden geçen yolu tarif eder. Kimi araştırmalar bu benzerliği doğrudan bir etkiye bağlar, kimileri ise aynı anlatı kalıbının iki ayrı yerde ortaya çıktığını savunur. Ayrıldıkları yer konukseverliğin amacıdır. Kirke konuğunu bir yıl yanında tutar, Siduri ise onu göndermek için konuşur.
Sözlerinin sonraki bilgelik yazınına geçtiği de ileri sürülür. Ekmeğini ye, şarabını iç, temiz giyin ve eşinle sevin diyen benzer bir öğüt, çok sonra yazılmış bir bilgelik kitabında yeniden görülür. Bu bağ tartışmalıdır, iki metnin ortak bir insanlık deneyimini ayrı ayrı söylemiş olması da olasıdır.